Karadeniz’e doğdum; burada büyüyorum. Burada büyümeye bayılıyorum, farklı bölgeleri, kıyıları, dağları gezdim, geziyorum, yer yer büyüleniyorum fakat Karadeniz’den kopamıyorum. Dönüp dolaşıp geldiğim, gelmeyi dilediğim o yer değişmiyor. Dağın denize eğildiği yerde kendimi bulmaya, kendimden bir parça bulmaya doyamıyorum. Hikayesinin bu kadar mümkün oluşuna hayran oluyorum. Her defasında…
İki büyük ruhun, dağın denizin birbirine nasıl bu kadar muhteşem bir şekilde karışmasını seyrediyorum. Burada hiçbir şey yalnızca taş ya da su değil; ayrı iki hikaye birbirine uzanan, karışan, tamamlayan… Ve içindeyiz, içindeyim.
Dağ çok eskiden tanıdığım özel bir ruh gibi, güçlü, heybetli, sessiz, ağırbaşlı yer yer içine kapanık bir adam gibi… Omuzlarında sis taşır; sanki yıllardır söyleyemediği sözlerin buharıdır o sis. Dimdik, gururlu, ama bir o kadar da yalnız. Rüzgâr onun saçlarını tarar, yağmur onun yüzünü yıkar, ama o yine de konuşmaz. İçinde sakladığı şeyleri yalnızca dereler bilir çünkü dereler dağın kalbinden kopup gelen cümlelerdir belki de… Merhamet yük değildir ona, kalbine sığınana. Her biri bir itiraf, bir özlem, bir sızıdır. Hep sisli değildir ya bazen savurur sisi atar yukarı. Göğe, en yukarı gönderir, “amaan” der gibi… Ne olacaksa olsun dediğinde güneş vurur sisin kalktığı yere, samimi bir güneş. Isıtır, yakar çoğu zaman… Açtırır tüm çiçekleri eteklerinde, sevdiğine karşı yumuşar gibi, yıldız olur, mavi olur, sarı olur renklenir… Sisin kalktığı yerleri… Bakışları sinirliyken gözlerinin içi bir anda parlayan bir adam gibi…
Deniz çok eskiden tanıdığım özel bir ruh gibi, yer yer dingin, birden asileşen, derin ve sezgileri güçlü bir kadın gibi… İçinde kristalleri, hikayeleri taşır; o hikayeleri kimseye tam anlatmayan ama dalgalarının ucuna küçük ipuçları iliştiren biri. Neşeli, güneşle buluştuğunda daha da renklerini sunan ama bir o kadar da duygusal. Parlak bir köpük köpüklük… Bir bakarsın kıyıya usulca dokunur, bir bakarsın öfkesini köpürterek savurur. Gücünü dip akıntılarda, suskunluğunu ufka bakan çizgisinde, içinde duymasını bilen için itiraf gibi fısıldayan deniz kabuklarında, umutla… Ne zaman söyleyeceğini bilemezsin ama ne hissedeceğini hep bilirsin. Çünkü hep hisleriyle konuşur, derinliği yüzebildiğin kadardır. Cesaretle derinine inene elini boş döndürmez; incilerini sunar. Bazen birden içine çeker bazen seni kıyıya vurabilir. Hüzünlendiğinde kendini kapatacak bir sise ihtiyaç duymaz, mavisi grileştiğinde anlaşılır. “Amaan” demesi bir güneşe bakar, içinde barındırdığı o geçişli renkleri, en gizli hazineleri, turkuazlı yeşilli renklerini sunar. Güneşin değdiği yerleri… Bakışları durgunken gözlerinin içi bir anda parlayan bir kadın gibi…
Dağ ona bakar, bakarken susar: o sessizlikte bin yıllık hayranlık gizlidir.
Ve ikisi…
Birbirine dokunan ama dokunamayan, vazgeçemeyen iki büyük ruh gibi. Dağ eğilir, deniz yükselir; biri gölgesini bırakır, biri diğeri dalgasını. Birbirlerine kavuşamazlar belki ama bulaşmadan da duramazlar. Onları ayırıyor sanılan bir çizgi var: kıyı. Aslında o ayrılık değil buluşma yeridir. Belki aynı yerden bakamazlar, aynı şekilde sevemezler ama tam da bu yüzden birbirlerine kavuşurlar.
Dağın ağırbaşlı yalnızlığıyla denizin dinamik ruhu arasında duruyorum. İkisinin de hikayesi içime siniyor, ikisinin de sesi içimde yankılanıyor. Belki de bu yüzden Karadeniz’den kopamıyorum. Çünkü burada, dağın suskunluğunda bir adamın kalbini, denizin dalgasında bir kadının nefesini görüyorum.
Ve ikisinin arasında kendimi buluyorum.
Manzaraya bakmak yalnızca bir bakışın sonucu değil. Hissetmek o manzaranın içine girmek çoğu zaman… Dağın yeşiline, denizin mavisine dalarken fark ediyorum olduğu gibi yansıyor. Dağdan yeşil dökülmüş güzelim maviye, bulaştırmış kendini. Hasretini, heybetini, hikayesini, eteğinde yamacında ne varsa bırakmış denize. Deniz kucak açmış, sonsuz mavisine almış dağı. Derdini, sisini, söylenmemiş sözünü dinlemiş, bilmiş. Derinliğine karanlığı da, aydınlığı da kabul edecek kadar sabrını göstermiş.
Her defasında yeniden.