Dalga seslerinin alarm yerine geçtiği, sıcacık yatağın yerini ateş gibi yakan kumların aldığı ve pencereden sızan gün ışığının yerine direkt güneş ışınlarının yüzüme yüzüme vurduğu bir sabaha gözlerimi açıyorum. Hafifçe bir sağa sonra bir sola dönüyorum. Yatağım kadar yumuşak olmasa da olduğum yere neredeyse gömülecek kadar batırıyor beni kumlar. Saçlarımdan, kulaklarımdan her yerimden usulca kum dökülüyor. Yavaşça doğruluyorum ve sıcacık kumda oturur hale geliyorum, şöyle bir etrafıma bakınıyorum… Kimsecikler yok. Güneşin saçımı, tenimi öpmesine izin vererek olduğum anın tadını çıkartmaya karar veriyorum. Saatten habersiz tabii ki tertemiz, mavi ile yeşilin kavuşumu kadar eşsiz renkli denizin yine bana sunulduğuna şükrederek soyunmaya başlıyorum. Ve ayılma seansı suda biraz ilerliyorum ve o an, dalıyorum… Kendimi serin, derin sulara doğru bırakıyorum. İndikçe derine iniyorum, etrafta bir günaydın selamlaşması için gelen balıklara gülümsüyorum.

Ne var bu derinde bilmiyorum doğrusu ama seviyorum. İndikçe inmek, fark ettikçe keşfetmek hissi beni büyülüyor, kendine çekiyor… Kaynağında ne yatıyor bilmiyorum fakat bunu tamamen evrene bırakıyorum. Kaynağın ne olduğunu o bana söyleyecek, inmemin bir sebebi var öyle değil mi?

Geldiğimden ne kadar süre geçti bilemesem de burada haftalardır yaşıyormuşum gibi bir his içindeyim. Sanatımı, işimi,  yaşadığım şehrimi,  ailemi ve sevdiklerimi düşünmediğim yalnızca  birkaç gün… Hatta bir çalışmam vardı ve bu tatili, evet yalnızca tatil sözü vermiştim kendime ve arkadaşlarıma ama aklımın bir köşesinde hala o koya gitmek vardı… Kleopatra Koyu.

On dokuzuncu yüzyıl döneminden bir esere kapılmıştım tatile gelmeden kısa bir süre önce. Bu eserde Nil kıyısında Kleopatra sahnesi yer alıyor. Kraliçe ihtişam içinde resmedilir fakat bakışları ve duruşu içsel bir yalnızlığı, kaderin ağırlığını hissettirir. Kleopatra terasta Nil’e bakışıyla derinlikte kendini bulma arzusuyla karşı karşıyadır belki de…

Bugün aklımda olan o koya gitmenin günüdür gibi hissediyorum. Tam bunları düşünürken uyandığımda Mengü’nün yokluğuna neden fark etmediğimi de düşünüyorum. En son yıldızları seyrederek sohbet ediyorduk, uyuyakaldığımıza göre sabah Mengü’de benimle uyanmış olmalıydı. Fakat adacıkta tek başıma uyandığımı yeniden fark ediyorum… Küçücük bir ada zaten nereye gitmiş olabilir diye düşünürken artık sudan çıkmaya karar veriyorum.

Sudan çıkmamla beraber Mengü’yü karşımda dikilmiş olarak buluyorum.

“Ne zaman uyandın? Ne zaman suya daldın? Hızınıza yetişilmiyor Balkın hanım.”

“Ben de tam diyordum ki Mengü bey yine nereye kayboldu?”

“Şimdi mi geldik aklınıza Balkın hanım?  Bayağı keyfinizi yapıyormuşsunuz.”

“Doğa tarafından uyandırıldığım ve onurlandırıldığım bir sabah oluyordu, gerekeni yaptım diyelim.”

“Ooo desene şanslısın yine.”

“Her zaman. Eee sen neredeydin?”

“Sonunda merak edildiğimize dair bir cümle duyabildik sizden Balkın hanım.

Mengü’nün yüzündeki o hafif alaycı gülümseme beni güldürdü ama içimde başka bir şey vardı.

“Tamam tamam, merak ettim işte,” dedim. “Nereye gittin sabahın köründe?”

“Şu karşı kıyıya,” dedi. “Bir şey dikkatimi çekti. Su çok durgundu ama… altında bir karartı vardı. Gittikçe de o karartı ileri doğru gidiyor. Anlamadım gözüm mü yanılıyor. Sanki bir şey beni oraya çağırıyordu.”

Kalbim birden hızlandı. Derine çağrılıyordu o da, burada bu hisleri yaşamamız asla tesadüf değil. Buna gerçekten inanıyorum.

Mengü ile çoğu şeyden konuşmuştuk ama iş konuşmamıştık. Ona çalışmamdan, beni etkileyen o tablodan, Kleopatra Koyu’ndan, mezarının nerede olabileceği ile ilgili iddialardan hiç söz etmemiştim. Aslında çok uzak olmadığı bir konuydu belki bir yorumu olabilir ve bana da ilham olabilirdi.

“Mengü bir şey soracağım sen tezin için Akyaka bölgesine hakimsin ya ?”

“Evet, yalnızca Akyaka diyemeyiz. Evet Akyaka’da derinleşiyorum fakat bu bölgeyi bilirim. Neden sordun?”

“Kleopatra Koyu. Ne zamandır buraya gitmek fikriyle doluyum. Acaba gidebilir miyiz?”

“Hiç söz etmemiştin. Yani çok istersen götürebilirim seni.”

“Orayı çok merak ediyorum. Hem de bir çalışmam var, tablo… Onu inceliyorum. ‘Kleopatra Terasta’.”

“Bu eseri bildim evet. Üzerine çalıştığını bilmiyordum ama, tatilde iş konuşulmaz diye mi anlatmadın?”

Diyor ve gülüyor. Yine o tatlı gülüşünü ortaya çıkarıyor.

“Esere aslında işten çok bir tutku diye bakıyorum. Biliyorsun artık, benim bu derin sevdamı. Beni çeken eser de değil aslında, Kleopatra’nın ta kendisi.”

Bunu söylerken içimde bir şey kıpırdamaya başlıyor. Sanki suyun altından bir nefes yükselmiş ve göğsüme çarpıyormuş gibi…  Mengü’nün yüzündeki gülümsemenin bir anda silindiğini;  yerini merakla karışık bir ciddiyet aldığını görüyorum.

“Derin sevdan ha…” dedi. “Anlat bakalım Balkın hanım, bu derinlik nerelere gidiyor?”

Bir an duraksadığımı fark ediyorum. Derin. Suyun derini, tarihin derini, insanın derini… Hepsi birbirine karışıyordu. Hepsi birbirine karışınca daha da anlamlı oluyordu ve daha da çok aşağıya çağırıyordu.

“Bilmiyorum. Ama Kleopatra, hikayesinin derinliği beni kendine çeken bir şey var. O kaderi sanki  suyun altında bir yerde hala nefes alıyormuş gibi geliyor.”

Mengü kaşlarını hafifçe kaldırıyor.

“Mezarının denizin dibinde olabileceğine dair iddialar var, biliyorum,” dedi. “Ama sen bunu başka bir yerden söylüyorsun. Sanki… hissediyorsun.”

İçimdeki titreşimin büyümesine Mengü’nün titreşerek sesi büyüyen telefonu eşlik ediyordu. İçimden kendi telefonumun nerede olabileceğini düşünürken, Mengü’nün telefonundan tanıdık bir ses geliyordu. Acıkmıştık ve burada fazlaca vakit geçirmiştik. Arkadaşlarım artık adacıktan ayrılıp yata gelmemizi ve artık hareket almamızı ısrarla bağırıyorlardı, seslerini duyuyordum.

“O zaman hemen kahvaltı için bir yer baksınlar ya da yatta o işi halledelim. Ardından rota Kleopatra Koyu olsun.” diyerek araya giriyorum.  Ve sevimli sevimli bakmayı da ihmal etmiyorum.

“O zaman haydi yüzerek geçelim yanlarına. Sabah yarışı ne dersin?”

“Zevkle, biliyorsun ki.”

Burada günler o kadar güzel geçiyor ki, bir an aklıma Mengü’yü burada bırakıp nasıl döneceğim düşüncesi düşüyor. Ama kovuyorum, çünkü bunu hiç istemiyorum. Daha derine ineceğiz…

Arkadaşlarımla günaydın sarılması yapıyoruz, o kadar hafifim her şeye sevgiyle bakıyorum, her şeye sarılmak istiyorum. Maviye açılıyoruz, tüm gün mavide yol almak istiyorum, denizi seyrediyorum, mavinin bütün tonlarını hafızama kazımak istiyorum, kahvemi içiyorum. Sadece denize açılmıyoruz, kendi içimize de açılıyoruz. Azra Erhat’ın hissettiği andayım. Bu yolculuk, kıyıları gezmekten öte bir iç sefer gibi geliyor. Mavi Yolculuk eden yazarların hayalini kuruyorum, belki bir gün öyle bir deneyim yaşarım diye hayallere kapılıyorum. Rüzgâr yüzüme öpücük konduracak kıvamda esiyor, arkadaşlarımızla gülüyoruz, arada sessizleşiyoruz. Ben o sessizlikte jurnalimi elime alıyorum, yazıyorum, çiziyorum, sonra Mengü’ye bir bakış atıyorum onun da tam o sırada bana baktığını görüyorum ve sonra… Denize doğru.

“Evet sevgili dostlar Kleopatra Koyu’na geldik. Biraz buradan bahsedecek olursam;  Kleopatra, Roma generali Marcus Antonius ile büyük bir aşk yaşar. Antonius, Kleopatra’ya olan aşkını göstermek için Akdeniz kıyılarında özel koylar ve plajlar hediye eder. Hatta bazı anlatılara göre Antalya’daki ünlü ince kumlar Mısır’dan gemilerle getirilmiştir çünkü Kleopatra başka kumda yüzmek istemezmiş. Tabi bu hikaye bir rivayete göre, zaten bizleri cezbeden şey de bu rivayetler değil midir?”

“Efsaneler, mitler yaşandı mı yaşanmadı mı arasındaki o büyüleyicilikte gidip gelmek değil midir? Bazen gerçekliğine inanır büyüleniriz belki de hiç yaşanmamıştır… Ya da hakikaten yaşanmıştır kutsalından bir parça alırız.”

“Sence gerçek mi ya da hikaye mi?” soruyor Mengü.

“Ben ikisinin arasında o eşsiz evrende dolaşmayı seviyorum.”

“Tamam arkadaşlar anladık, hikayeyi de anladık, sizi de anladık ama biz işin tatil kısmındayız. Haydi artık haydi suya…”

Poseidon’un seslenişin ardından hepimiz teker teker koya iniyoruz. Su buz gibi ama içimiz sıcak…

Suda herkes ayrı ayrı takılmaya başlıyor. Bense suyun dibine daldıkça dalıyorum. En derine doğru. Nefesim yettiği kadar derinde ilerlemeyi seçiyorum. Yüzeyin yansımaları geliyor fakat kafamı kaldırıp bakmaya dahi tenezzül etmiyorum. Arıyorum, içerde, enlerde, derinde… İndikçe yaşanmışlıklarımı görüyorum. Kayıplarımı, ama sonra kazandıklarımı, hayal kırıklarımı sonra gelen sevinçlerimi, yeniden gelişir her şey inançlarımı, umutlarımı hepsi burada. Görüyorum, büyüyorum, yeni fırsatlarımı yakalamaya doğru yüzüyorum. Bekliyorlar.

Sonra Mengü ile karşılaşıyoruz. Derinde, onu da çağıran bir şeyler var. Ve sonra suyun altında birbirimizi buluyoruz.

3 thoughts on “Muğla Koyu’nda Bir Hikaye – Derinde

  1. Hülya dedi ki:

    Hikaye çok güzel, manzara çok güzel, kalemin şahane. Başarılarının devamını dilerim. ❤️

  2. merve zeynep dedi ki:

    Ben o suya meraktan değil, içimdeki sesi susturamadığım için indim. Derine indikçe geçmişimle karşılaştım; kırıldığım yerlerle, güçlendiğim anlarla… Bazen kayboldum sandım ama aslında kendime yaklaştım. Belki bir hikâyeydi, belki gerçeğin ta kendisi… Ama hissettiklerim bana aitti ve çok gerçekti.✨

    1. Bego dedi ki:

      Belki de merak dediğimiz şey, susturamadığımız o iç sesin ta kendisidir. Balkın’ın merakı da iç sesinin bir dışa vurumu… İnsan bazen suya değil, kendi yankısına iner. Derine indikçe geçmişle karşılaşmak kaçınılmazdır; ama asıl cesaret, o sesi dinleyebilmektir. Hissettiklerin sana aitse, gerçeğin de en saf hâlidir.

merve zeynep için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir