Hani bir film seyredersiniz, ana kahraman suya düşer ve usulca çırpınmaya çalışır ya, ama izleyene bu an yavaş yaşanıyor gibi gelir çünkü ağır çekim çekilmiştir o sahne. Kahraman elleriyle suda açılmaya çalışır, döner, etrafta baloncukları fark ettiği an saçları omuzlarına yapışır ya, öyle bir sahne hayal edin. Suya itilmedim, suya kazayla düşmedim, bile isteye gözlerimi kapattığımı ve Mengü’nün eline uzandığımı hatırlıyorum. Ve suda ayıldığımı, kendime geldiğimi, sanki saniyeler ya da dakikalar önce ne kadar olduğunu hatırlamıyorum, bir rüya alemindeymişim su bana kollarını açmış uyanmışım. Gözlerim tuzdan yanıyor ama etrafımda Mengü’yü arıyorum yoksa çoktan sudan çıktı mı ve ben ne kadardır suyun içinde duruyorum onu düşünmeye başladığımı fark ediyorum.

Yüzeye çıkar çıkmaz alkış ve gülme seslerini duyuyorum ama gözüm onu arıyor. Tam o sırada aradığım sesi duyuyorum.

“Nihayet çıkabildin sudan, bir an boğuldun diye endişelenecektim ama zannetmem sen iyi yüzüyorsun.”

“Ne kadar durdum ki suda?”

“Farkında değil misin yoksa, sana ne kadar geldi?”

“Sanki birkaç saniye ya da dakika olsun.”

“Valla helal olsun ben senin kadar nefesimi tutamıyorum Balkın. Bayadır aşağıdasın desem.”

Mengü uzun süredir suyun altında olduğumu söylüyor fakat bana saniyelik bir anmış gibi geliyordu. Bu kadar uzun süre kalabildiğimi ben de bilmiyordum ve bu bana biraz tuhaf bile gelmişti. İnsan suyun altında ancak bir şey arıyorsa bu kadar uzun süre durabilir. Ne arıyordum aşağıda? Nasıl oluyordu da bu kadar uzun süreyi sadece saniyelik hissetmiştim? Bayıldım da rüya mı gördüm desem şahitlerim bile var dakikalarca suda durmuşum hatta Mengü’yü aramaya çalışmasam nefesim bana biraz daha yetecek kadar rahat hissediyordum.

“Evet arkadaşlar acıktık mı?” diye sesleniyor Mengü. Biraz yemek fikri hiç fena değil diyerek teker teker tekneye çıkıyoruz. Aşçımız birbirinden lezzetli ana yemekleri bize servis ederken ortaya konulmuş çeşit çeşit mezeleri inceliyorum. Bunlar ne zaman hazırlanmıştı hakikaten şanslı ve sürprizli bir gün oluyordu. Keyifle yemeklerimizi yedikten sonra yeniden denizle buluşmak için hepimizin sabırsızlandığını hissedebiliyorum.

Yüzmeye inmeden önce biraz Yassıca Ada’yı keşfetmek istiyorum çünkü burada hepsi birbirinden farklı beş büyüklükte ada bulunuyor. İlk defa böyle bir adaya geliyorum. Adacık oldukları için hepsine tek tek isim koymayıp tek bir isimde toplamışlar. Hatta birazdan ekibe adadan adaya yüzülebileceğini gözlemlediğim için maceralı bir yüzme yarışması bile teklif edebilirim. Yüzüp çıktığımız adanın içinde neler vardır merakı yüzünden kendimi tutamayıp şimdi bile yüzmek istiyorum.

“Hey ekip aklıma şahane bir fikir geldi. Bakın şuradaki adacıkları görüyor musunuz oraya yüzme yarışması yapalım mı? Karaya ilk çıkanın adını adaya vereceğiz. Ne diyorsunuz?”

Tabii ki bunu yüzümde en sahici gülümsememle ve büyük bir neşeyle söylüyordum. Başta mırın kırınlar oldu ama kazanıyorum ve yüzme yarışımız başlıyor. Biz yola yedi kişi çıkmıştık ve şimdi eklenenlerle beraber dokuz kişiyiz. Sadece beş adacık var kaybeden dört kişinin cezasını henüz belirleyemeden yarışa başlıyoruz.

Herkes birden buz gibi suya farklı dalış biçimleriyle dalmaya başlıyor, ilk başta kimse ciddi kalamıyor ve gülme krizine giriyor. Ama sonra yarışı ciddiye almaya başlıyoruz ve neredeyse Mengü ile başa baş yüzüyoruz. Eğer bir tane bile adaya isim veremezsem benimle dalga geçeceğe benziyor. Ama tabii ki kendime ve yüzüşüme güveniyorum ve kulaçlarla beraber hareketleniyorum iyice. Yarışların iki tanesini ben iki tanesini Mengü ve son kalan adaya isim hakkı yarışını da Meri kazanıyor.

Olduğumuz yere şöyle uzanıp yatıyoruz, gün hafiften batmaya başlıyor, gökyüzü kızıllığa bürünüyor, denize parıltılar dökülüyor, yatımız yüzmeye başladığımız kıyıdan hafif hafif sallanıyor, yani öyle görünüyor, sanırım buraya demir atmalıyız diye geçiriyorum içimden… Usulca bir sağıma bir soluma bakıyorum, solumda Mengü’nün soluk alışverişini duyuyorum, sağımda Meri’nin zafer ve yorgunluk gülümsemesine şahit oluyorum. Herkes inanılmaz yorgun gözüküyor.

Ne kadar uzandığımızı bilmiyorum, günler sonra ne konuştuk diye düşündüğümde asla hatırlamayacağımız bir sürü şey konuşup gülüşüyoruz. Tatlı bir yorgunluk üzerimizde, saçlarımız tuzlarıyla kurumuş, gün gitmiş yıldızlar geceyi getiriyor gibiydi.

“Kalsak ya burada” diyorum uzun süren sessizliği bozarak.

“Ne yapalım ne yapalım?”

“Kalalım işte bu geceyi burada geçirelim. Olmaz mı Mengü?”

“Olabilir aslında herkese de uyarsa yalnız yatı bu tarafa almamız gerek içinde uyuruz isterseniz.”

“Ben şöyle bile uyurum.” Diyor arkadaşımız kod adı Poseidon.

“Herkes rahatsa yerinde devam edelim o zaman.”

Gülüşüyoruz, gülüşmeler giderek komikleşiyor kahkahalara boğuluyoruz. Kimse neden bu kadar gülme krizine girdiğini anlayamıyor tabii ki. Ama yıkılıyoruz, gülerken kimisi kollarından birbirini ittiriyor, bir kısmımız omuzlardan yakalayarak vurarak gülmeye devam ediyor.

Karanlık iyice bastırıyor yatımızın ışığı da yanmadığı için artık uzaktan onu seçemiyoruz bile. Rüzgâr çıkıyor ve arkadaşlarımızla toplanıp ne yapmamız gerektiğini konuşuyoruz. Dokuz kişiyiz ve beş arkadaşımız rüzgâr çıktığı ve çok karanlık olduğu için yüzerek yata geçmeyi planlıyor. Hem ışıkları da yakarız size aydınlık gelir gibi de tatlı bir fikir sunuyor.  Ben, Mengü, Poseidon ve Esmer geceyi burada, bu tatlı küçük adada geçiriyoruz.

“Gece böyle kuru kuru geçmez, yattan yiyecek içecek de alır geliriz sırt çantasıyla da yüzerim ben” diyor Poseidon ve gönlümüzü çeliyor. Mengü ve ben bizimkileri karşı adaya, yata ağırlıyoruz. Çok enteresan bir an…

Bu tatlı, küçük adada Mengü ile baş başa kalıyoruz. Telefon yok, internet yok, farklı bir ses yok, yalnızca yıldızlar, dalga sesleri, rüzgarla beraber yaprakların hışırtıları… Tam doğanın kalbindeyiz. İkimiz. Sevgili okur böyle araya giriyorum ama sürekli bazı şeyleri baştan anlatmayayım değil mi? Tanışalı daha kaç gün olmuştu ki? Böyle birden tanıştığım biriyle, sanki uzun süredir tanışıyormuşçasına, bu Muğla’nın en mistik gördüğüm koylarında keşfettiğimiz bu adacıkta baş başayım. Ne garip hayat ne vermek istiyor, mesajı ne bence herkes artık biliyor, anlıyor.

“Fazla karanlık oldu, değil mi?” diyerek Mengü ile göz göze gelmeye çalışıyorum. Neredeyse sadece gözlerimizdeki ışıktan birbirimizi görebildiğimiz kadar yakına geliyoruz.

“Korkuyor musun yoksa?”

“Karanlıktan mı?”

“Yani neyden korkuyorsan?”

“Yalnız olsaydım belki, ışıksızlık ve deniz sanki bir noktadan sonra içine çekebilir gibi geliyor. Korkutan şey deniz değil aslında karanlık tarafının şu an daha yakın oluşu.”

Mengü bir şey söylemeden ellerimi tutarak beni yavaşça yere oturtuyor, güvenli bir şekilde olduğumuz yere uzanıyoruz ve sözlerime devam etmem için sessizce benimle göz temasını kuruyor.

“Deniz gece farklı hissettiriyor, karanlığı insan gibi… Ne çıkacağını bilemiyorsun birden çıkıyor ve o çıkan şey neyse muhtemelen seni ürkütüyor. Hiç beklemediğin bir anda beklemediğin bir şey geliyor karşına. Her insanın bir karanlık tarafı var ve bunu hiçbiri aydınlığın ortasında sunmuyor, insanoğlunun gölge yanı gibi şu an deniz. Belki de aydınlıkta hiçbir zaman göremeyeceğimiz yanını sunacak bize ve bu bizi korkutacak, şaşırtacak ve dönüştürecek.”

“Gündüz ayrı tanışmak, gece ayrı tanışmak diyorsun yani Balkın hanım. Belki de bu kadar kısa sürede böyle bir adada hiç tanımadığın bir yabancıyla beraber olmaktan korkuyorsun.”

“Senin hislerin kuvvetli diyebilirim fakat düzeltmeliyim ki hayır burada seninle olmaktan korkmuyorum işte garip olan nokta burası. Ayrıca dediğim gibi her insanın bir gölgesi vardır bastırdığı, bunu da merak ediyorum doğrusu.”

Gülümsüyorum ve evet garip bir huzur var içimde. Korku yok, merak var. Şiddetli bir merak…

“Ama düşündüm içimden, bu kadar kısa sürede nasıl bu kadar uzun zamandır berabermişiz zaten gibi bir his hissedebiliyorum diye.”

“Yalnız değilsin ben de böyle hissediyorum, yani hislerimin kuvvetliliğinden değil.”

Gülümsüyor yeniden, her zaman en ciddi anlarda bu gülümseme işini kendisine kaptırdığım için kızıyorum bazen ama hoşuma da gidiyor, enerjisi iyi geliyor.

“Ama sen hep derinleri merak ediyorsun, denizin derinini, karşındakinin derinini, hatta kendinin derinini…”

Mengü bunu söylediğinde bambaşka bir duygu hissediyorum. Karşımdaki insan, ilk defa birisi şu dünyadaki derdimi bulmuş, bilmişti. Tüm hayatım boyunca uğraşımın bu olduğunu anlamıştı, gizemimi tehdit ediyordu adeta… Bu duygu sanki denizin en dibinde bir keşif yapmış arkeoloğun duygusuydu, ama bana aitti ve de. Heyecanlı, sonunda aradığını bulmuş fakat şimdi öteyi bulma isteği, bitti mi bu sır peki tedirginliği ama huzur. Daha içimde birden gelişen duygular, sorular…En son huzur, peki sahiden öyle mi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir