Cennette hissettiren bir atmosfere gözümü açtım bu sabah. Her şey o kadar canlıydı, deniz o kadar mavi ve sonsuzdu, yeşil o kadar yeşildi ki gözlerimi bakmaktan alamıyordum. O büyüklüğün, o coşkunluğun içinde birinin yüzdüğünü fark ederken burada yalnız değilmişim diye düşündüm. Saatler 06:45’i gösteriyordu sabah uyandığımda. Herkesin uyuduğunu düşünüyordum ama diğer yandan da benim gibi günü, günün bu saatinin eşsizliğini, denizin temiz, doğanın henüz ayak basılmamış halini yakalamayı seven tek ben değilimdir herhalde diye de kendimi düşünmeden edemiyordum.  Tepeden bakıldığında yüzen kişi minicik gözüküyordu buradan, olduğum alandan bakıldığında deniz uzak fakat kocamandı. Birkaç adımda ben de kavuşacaktım maviye. Koya inerken önce geniş gittikçe daralan, patikalaşan bir yol izliyorum. Büyük, nefes aldıkça evrendeki tüm oksijenin içime dolmasını sağlayacak zenginlikte ağaçların eşliğiyle iniyorum. O kadar uzunlar ki kafamı kaldırıp onlara bakarken yolda karşılaşacağım güzellikleri de kaçırırım diye telaşlanıyorum. Ağaçlar sabahın ilk ışıklarını bir ışık hüzmesiyle bana gönderiyordu, beni parlatıyor, cildimi besliyordu. Bedenim ısınmıştı bir an önce serin maviliğe ulaşmaya can atıyordum.

Ve işte tepeden baktığımda gördüğüm o sonsuzluk, o cennet mi diye düşündüğüm o koya ulaştım. Deniz dümdüz, masmavi ama içine uzun baktığımda turkuazları da barındıran şifasıyla beni  kendine çekiyordu. Elbisemi usulca çıkardım, derin bir nefes aldım ve kendimi bu güzel suya bıraktım.

İnsan böyle bir yerdeyken asla uyuyamıyor bu saatler özel, altın saatler. Sanki evren tam bu anda duruyormuş gibi, sana tüm mucizelerini sunuyormuş gibi, güneşin ışıkları o saatte bedenime daha iyi geliyormuş gibi, denizin suyu dokunulmamış kaynağının en saf en şifalı halini bedenimle buluşturuyormuş gibi geliyor bana. Bu zamana kadar dinlediğim tüm hikayeler, burada geçen tüm mitolojiler gerçekmiş gibi, bu sakinlikte bu sessizlikte sanki usulca beni selamlıyorlarmış gibi… Maviliğin içinde yüzerken içimden geçirdiğim tüm hislerin gerçekliği, hayallerim, isteklerim sanki tam o esnada kabul oluyormuş gibi, büyülü bir duygu… Kapılıyorum, daha çok şey hayal ediyorum, gözümün önüne getiriyorum tüm bu dileklerimi ve oluyor. Bir sır bu doğanın sırrı, keşfini yapmak işte bu kadar kolay fakat bu çok değerli.

Buraya yalnızca tatile gelmiştim ama şimdi buradan birkaç gün sonra ayrılmak düşüncesini, gerçeğini istemiyorum. Bu sonsuz güzelliğin bana zamansızlığı verebilmesini istiyorum. Burada uzun uzun günler, haftalar, aylar geçirmek istiyorum. Mutluluk üzerine burada uzun uzun düşünmek ve bu kavramı burada doyasıya hissetmeyi diliyorum.

Yüzdükçe fark ettim ki o uzaktan seyrettiğim tek kişi şimdi civarımda gözükmüyordu. Nereye gittiğini merak ediyor ve şöyle etrafa bir bakıyordum fakat diğer taraftan da bu sonsuzluğun içinde tek başıma kalmışlığımın tadını çıkarma heyecanıyla kendimi birden suyun dibine daldırıyorum. Gözümü açıp suyun içini keşfediyorum. İlerledikçe kumların içinde parlak taşlar olduğunu görüyor ve onlardan birkaç tane toplayarak bu tatili unutulmaz kılmak üzere saklarımı planlıyordum. Ellerimin taşıyabileceği kadarını alıp suyun yüzüne çıktım.  Biri yeşil geçişli diğeri turkuaz ama saf rengiyle, bir de mercan rengi olmak üzere üç büyük taş ve de bir de yaratıcı tarafından özel yapıldığını düşündüğüm bir küçük ince işlenmiş istiridye ile sudan çıkmayı başarıyorum. Elbisemin olduğu yere yönelerek artık spritüel olduğunu ve evrenin bana bir hediyesi olduğunu düşündüğüm taşlarımı usulca elbisemin içine oturtarak etrafını iyice kapatıyorum.

Koyun tepesinden baktığım ve suyun içinde aradığım o yabancı bana doğru geliyor. Uzun  boylu, uzaktan henüz netleşmemiş fakat kemiksi olduğunu sezdiğim bir yüz giderek yakınlaşıyor, biraz da güneşin vurmasıyla parlayan ve artık net gördüğüm açık kahve ya da ela gözleriyle hafif tebessüm eder bir ifadeyle tam karşımda duruyordu. Yavaşlatılmış bir video olsaydı bu an, eminim ki bambaşka ve de müzikli olurdu.

“Elbisenin içine sakladıklarını kimse almaz merak etme bak sadece ikimiziz burada.”  Uzun bir sessizlik ve karşımdaki yabancının giderek artan gülümsemesiyle öylece kaldım. Haklıydı kızamadım, doğanın içinde ben ve ondan başka kimse yoktu.

“ Birisi almasın diye sarmadım esasen bir rüzgar gelir, bir köpek gelir kaybetmek istemedim.”

“Senin mi ki onlar kaybederim diye korkuyorsun?”

“Suyun içinde yüzerken keşfettim, denizin sonsuzluğundan onlara rastlamış olmam tesadüf değil. Evrenin hediyesi yanı benim hediyelerim, hediyelerime kıymet veririm.” Dedim gülümseyerek. Bir yabancıya gereğinden fazla açıklama yaptığım için biraz kendime kızmadım değil tabi.

“Buraya ilk defa geliyorsun anlaşılan. Öyle evrenin sana her sunduğu şeyi hediye diye alıp gidiyor musun sen?”  Yabancının amacının beni sinirlendirmek mi yoksa dalga geçmek mi olduğunu ne kadar kestiremesem de yüzümde nasıl bir ifade olduğunu bilemeden onun kahkahalarını seyreder halde kalmışım çünkü iyice gülerken yakalıyorum kendisini.

“Seyahat ediyorum evet öyle alıp gidiyorum buranın muhtarı mısınız sahibi misiniz pek de anlamadım neye bu kadar güldünüz?” diyerek elbette biraz tepki göstermem gerektiğini düşünüyorum. Hay Allah suyun içinde ne kadar keyifli ne kadar mutluydum nereden çıktım yüzeye diye istemeden de olsa sitemleniyorum içimden kendime.  Yabancı uzaktan ne kadar zararsız gözüküyordu birden buraya nasıl geldiğimizi anlamadım. Fazlaca düşünmüş olacak ki o sessizliğin içinde ben de kendimle kısa bir siteme dalmışım…

“Bitti mi iç tartışman cevabımı kaçıracaksın diye ödüm kopuyor” demez mi birden gülerek. Birincisi içimden konuştuğumu nereden anlamıştı? İkincisi neymiş o kaçıracağımı düşündüğü değerli cümlesi?

“Burada da buraya da yabancı olan sensin. Muhtarı olmasam da ki burada bir muhtarlık kurulacak kadar insan olmaz ama evet buranın hakimi de benim, buranın atmosferini de en iyi ben bilirim. Yani öyle bir köpek gelip taşlarını alıp kaçıramaz, öyle taşlarını sana kaybettirecek cinsten bir rüzgar çıkmaz bu topraklarda. Çıksa çıksa meltem çıkar, tatlı tatlı eser gider.” Sıcacık koyun ortasında birden buz kestim. İsmini bilmediğim  bu kişiye içimden yabancı diye seslendiğimi, onu öyle adlandırdığımı da nereden anlamıştı. Şimdi aynı buz kesme halini ona da ben yaşatacak olduğumdan habersiz gülümsüyordu.

“Hisleriniz mi kuvvetli yoksa başka bir durum mu bilemedim yabancı ama tanıştığıma memnun oldum, Meltem ben.” Dedim gülümseyerek bu sefer sinir bozucu bir sırıtma hakkı bana geçmişti.

İki isim kullanıyorum evet Meltem’i pek kullanmasam da burası bu adımla kendimi tanıtmanın tam yeriydi.

“Mengü Berk ben de yabancı değil memnun oldum.” hala gülümsüyordu. “Doğru bilmişim demek tatlı tatlı eser gider gibi duruyorsun zaten.” Diye de ekledi keyfi hiç kaçmamış hatta şimdi benimle daha çok uğraşacağını düşündüğüm bir edayla. Elimi uzattım ve ekledim “Balkın, Balkın Meltem. Tekrar memnun oldum Mengü Berk hangi ismini kullanmamı istersin?

“Sen hangisini tercih edersin?”

“Yani ben Balkın’ı tercih ediyorum aslında.”

“Hayır bana hangi ismimle seslenmek istersin?”

“Ben sana sormuştum aslında” sonunda karşılıklı gülümseyebildiğimiz bir an yakalamıştık. Öylece koyun ortasında durmuyorduk ayaklarımız suya değe değe yürüyorduk yavaşça. Elbisemde içindeki taşlarımda uzakta kalmaya başlıyor gibiydi.

“İki ismimi de seviyorum ikisini de kullanıyorum. Karşımdaki beni hangi ismimle tanımlıyor karşımdakine bırakırım.  İsimlerin karakterleri vardır inanır mısın? Sana hangisini yansıtıyorsa yani sende de tam şu isim tipi var he diyorsan onu kullan.”

Gülmeyi seven birisi olduğunu sohbetimizin başından beri bir kere bile somurtmamasından anlıyordum. Hala gülümsüyordu.

“Mengü demek istiyorum şimdilik yani ilk enerjin bana bunu dedirtti.”

“Tamam Balkın teşekkür ederim.”

“Tamam ben teşekkür ediyorum Mengü.”

Artık tam anlamıyla el sıkışmış, gülümsememizi sürdürmüş, denizin uçsuz bucaksızlığı boyunca ayaklarımız suda kimi zaman dizlerimize kadar değecek şekilde denizin içinde yürüyor biraz hayattan biraz bu koydan bahsederek ilerliyorduk.

Saatten de artık haberim yoktu, Ne kadar yüzmüş ne kadar konuşmuş, gülmüştük ara sıra beni ne kadar sinirlendirmişti bilmiyordum. Sanırım iletişim biçimi buydu ya da hoşuna mı gidiyordu bilemedim. Koy bana yeni bir hediye daha vermişti, ikimizin de hayat henüz akmaya başlamamışken burada yüzmemiz ve tanışmamız boşuna değildi…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir