Saatin nasıl geçtiğini anlamadığım, yüzmeye doyduğum ve yeni biriyle tanışmanın verdiği neşeyle koya indiğim patikadan yukarı doğru çıkıyorum. Doğa geldiğim halinden biraz açılmış, uyanmış görünüyordu. Avucumda taşlarım ki enerji taşı olduklarından hiç şüphem yok, onlarla gün batımı meditasyonunda çalışmayı planlarken bir ses duyuyorum.
“Balkın, kızım neredesin ya?”
“İnsan şu telefonunu yanına alır çadırın içinde bırakmışsın, nereden ulaşacağız sana?”
“Size dedim o denize atmıştır kendini bir yürüyüş atar gelir.”
“İşte bu, bakın beni hemen nasıl tanımış” diyorum işaret parmağımı tanışalı daha birkaç hafta olmuş arkadaşıma.
Biz yedi kişiydik ve enfes bir yolculuk sonucunda Muğla’ya vardık ve çadır tatili yapmaya başladık. İlk defa çadırda kalacağım için biraz kaygılıydım fakat ilk geceyi atlattım ve olduğum alanı keşfe çıktım. Muğla’nın ilk sabahında ortadan kaybolduğum için gün boyu arkadaşlardan sitem dinleyerek akşamı ederim diye düşünüyorum.
Bütün gün yüzmüş, gezmiş sonra yine yüzmüştük. Gün doğumlarında ve gün batımlarında yüzme tutkum yüzünden ekipten yine laf işitiyordum ama onları çok sevdiğim ve kırmak istemediğim için ara sıra, güneş ne kadar kızgın olsa da yanlarına suya iniyordum. Sabah yüzerken suyun içinde bulduğum enerji taşlarımı onlara gösteriyor akşam kimler benimle meditasyon yapar diye ben de onlara takılıyordum. Sonra hep beraber “Evreeeen” diye bağırarak biraz espriyle karışık manifest yapıyor isteklerimizi nazikçe sipariş ediyorduk. Taşlar bahane hayattan en güzelini istemek, güzelliklere niyetlenmek şahane.
Bugün de burada kalmayı, yarın farklı bir koy tarafına gitmeyi konuşurken birden aklıma sabah tanıştığım, ara sıra didiştiğim, yüzdüğüm arkadaş, Mengü geldi. Biz buradan ayrılmadan tekrar karşılaşma ya da arkadaşlarımla da tanıştırma fırsatım olacak mı diye düşündüm birden. Hem buraya hakim olduğunu söylemiş birinden nasıl olur da burası hakkında bilgi almadım diye ekledim düşüncelerime. Çünkü benim tatil fikrim sadece yüzmek, güneşlenmek değil o bölgenin mitolojik hikayelerini dinlemek, sokaklara karışmak, antik kentlerini keşfetmek ve havasını solumak. Hatta hep bu tutkumu besleyecek insanlarla da tanışmayı dilerim.
Mengü ile o kalabalık arasında göz göze geldik. Selam vermek için ona doğru yönelirken ben, onun da bana doğru geldiğini görüyorum. Bugün burada denk gelmemizde bir tesadüf yoktu mutlaka Mengü’den öğreneceğim bir şeyler vardı ki tekrar rastlaştık. Hayatta her zaman birileriyle denk gelmemizde, yaşadığımız mutluluk ya da üzüntü verecek olaylarda, rastlantısal diye yorumladığımız her durumda bize evrenden mutlaka bir öğreti sunulur.
“Burada mı kamp yapıyorsun?” deyişiyle düşüncelerimden sıyrılıyorum.
“Evet burası çok güzel fakat az önce arkadaşlarla farklı bir koya geçmenin planını yapıyorduk. Aslında karşılaşmamız iyi oldu senden öneri alamadan nasıl giderim diye düşünüyordum tam.”
“Yani beni mi düşünüyordun?” o yabancı halindeki gülümsemeyi yine yüzüne oturtmuş ve beni yeniden sinirlendirmek için uğraşıyor diye düşündüm.
“Hııııı evet aklımdan çıkmıyorsun” dedim ben de dalgaya alır bir tavırla. Ya gerçekten egolu birisi ya da insanlarla iletişimi onları kızdırmaya yönelik.
“ Arkadaşların buraya bakıyor.”
“Aaa evet gel seni onlarla tanıştırayım. Demiştin ya buranın hakimiyim diye bize gezilecek rota ne biliyim böyle antik kent varsa görülmeye değer öner lütfen.”
Dedikten hemen sonra arkadaşlarımı arkamda dizilmiş beklerken görüyorum. Hepsini tek tek Mengü ile tanıştırdıktan sonra, ki ben de yeni tanıdığım birini sanki yıllardır tanıyormuşum samimiyetinde tanıtıyorum, hepsinde gerçekten tanıştıklarına sevinmiş bir ifade beliriyor. Mengü hepimize kahvaltı yapmamız için ilerde denizin kenarında tatlı bir mekân olduğunu söylüyor ve hep beraber sohbet ederek oraya doğru yöneliyoruz.
Yürümeye devam ederken Mengü’nün bir araştırma görevlisi olduğunu aslında İzmir’de yaşadığını, son bir yıldır tezi için Akyaka’ya taşındığını öğreniyorum. Onunla burada bir araya gelmemizin hala tesadüf olmadığını düşünmemde yanılmıyorum çünkü mitolojiye tutkun bir Sanat Tarihi mezunu olduğumu birazdan ona büyük bir heyecanla söylemeliyim.
“Mengü aslına bakarsan İzmir’de değil de burada karşılaşmamız ikimize de bir şey öğretecek ama ne?”
“İzmir’de mi yaşıyorsun? Sen bu öğretileri bayağı önemsiyorsun galiba.” diyor ve gülüyor. Elimi tekrar uzatıyorum yeniden tanışıyormuşuz havası oluşturuyorum biraz edalı bir tavırla ve gülümsüyorum ben de.
“İzmir Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanat Tarihçisi ben, tekrar memnun oldum efendim. Aynı sularda yüzüyoruz.”
“Aynı sularda olduğumuz için mi suda tanıştık öğretin bu olabilir mi acaba Balkın hanım ?”
Hala gülüyor, hep gülüyor bu iyi oluyor ama bazen sinirlerimi bozabiliyor ne tuhaf ki bu durum da iyi oluyor. Ama yaptığının yine de kötü espri olduğunu anlaması için ona bir bakış atıyorum o bakışa daha çok gülüyor.
Hep beraber kahvaltı yapacağımız mekâna gelmiş denize en sıfır masaya çoktan oturmuştuk. Arkadaşlarım Mengü’yü aralarına çok hızlı almışlardı tatilimiz boyunca bize eşlik etmesini, hatta dilerse rehber olarak katılmasını rica ediyorlardı. Mengü’de kibarca reddediyor ama sanki arada benden ısrar edici bir cümle gelecek mi diye de yokluyordu. Ben de ona bakıyordum ama sabah fark etmediğimi düşündüğüm ama şimdi gözümün aldığı boynundaki kurt figürlü kolyeye de ara ara bakıyordum. Bizimle beraber hareket etmesi elbette güzel olabilirdi ama bunun için mi karşılaşmış ve tanışmıştık. Gezi rehberimiz olsun diye miydi yani… Ben ve her şeye anlam yükleme çabamın verdiği o farkındalık anı ve büyük bir menemenin masamıza konması anı arasında, odağımı artık tamamen menemen anına veriyordum. Çünkü menemen en sevdiğim kahvaltı türlerinden biridir hatta başında gelir.
Karnımızı doyurup keyif kahvelerimizi kahkahalar eşliğinde tamamlıyoruz. Artık herkes konuyu tekrar Mengü’nün bize rehberlik etmesi fikrine getiriyor.
“Arkadaşlar çok teşekkür ediyorum inanın sizinle vakit geçirmek çok keyifliydi hatta saatin bile farkında değilim. Burada halletmem gereken işler var bu teklifinizi belki başka yaza öncesinde planlayarak yine konuşuruz. Size eğer dilerseniz yani eğer ilgiliyseniz bugün için bir öneri vereyim hatta eşlik edeyim. Letoon Antik Kenti var burada yakındır aracınız varsa götüreyim sizi sonrasında siz devam edersiniz.”
Antik kent diyor ve beni benden alıyor aslında arkadaşlarıma n’olur gidelim diye yalvaracağım antik kentlerden bir tanesi. Bizim ekip dolaşmayı pek sevmez ama ben birini kandırır giderim diye liste yapmıştım ve içlerinden bir tanesi de buydu. Aracı kullanan arkadaşımın, genelde buraları bildiği için, tamam demesini bekliyordum. Hatta yalnızca onun anladığı yalvarma bakışımı atıyorum ve kabul ediyor.
Mengü de bizimle araca geliyor hep beraber biniyoruz ve antik kente doğru yola çıkıyoruz içimde inanılmaz bir heyecan var. Artemis ve Apollon’un annesi Leto’ya adanmış bu tapınakta MÖ 4.yüzyıla ait olduğu düşünülen 3 dille yazılmış bir kitabe bulunuyor. Kendimi bildim bileli bu yazıtlarda yazılan hikayeleri, mitolojik karakterlerin böyle kutsal bölgelerinin olmuş olmalarını ve bu alanlarda yaşanmış hikayeleri merak ettim hep. Buraya gelmeden önce bu bölge üzerine okumalar yapmıştım işte seyahatin en sevdiğim yanı, okuduğum tüm her şeyi alanında yaşama, deneyimleme zamanı…
Ben aklımın içinde duygularım ile almış başıma giderken Mengü tarafından akışa döndürülüyorum. Araçtan iniyoruz hava o kadar sıcak ki şu anda Antalya’ya da yakın sayılırız yani biraz daha gitsek Antalya. Mengü önce hepimizi bir halka halinde topluyor bulunduğumuz alanın bir antik kentten çok kutsal bir alan olduğundan, içerisinde üç tapınak bulunmasından bunlardan birinin Leto diğerlerinin çocukları Artemis ve Apollon tanrı ve tanrıçalarına ait olduğundan bahsediyor. Burası Likya bölgesinin kutsal mahali inanılmaz büyülü bir atmosfer. Arkadaşlarımın bir kısmı hayatlarında mitoloji ile ilgilenmedikleri için şu anda etrafa bakmakla ve Mengü’ye ayıp olmasın diye dinliyormuş gibi yapmakla meşgul olduklarını görüyorum. Kaç kişi uzun uzun dolaşmayı istiyor diye soruyor ve asıl ilgilenenler ve Mengü dahi olmak üzere içeriye doğru 4 kişi giriyoruz diğerleri de bu sıcakta asla dolaşamayacaklarını söyleyerek bizi araçta bekleyeceklerini söylüyorlar.
Hemen Mengü’nün yanına gidiyorum ve biraz mitolojisi üzerine ondan da ayrı bilgi almak istiyorum.
“Buraya gelmeden önce okumuştum hikayesini. Farklı kaynaklarda birkaç hikaye var. Sana hangisi daha yakın geliyor?”
“Bilirsin Tanrı Zeus Leto’ya aşık olur ve Leto hamile kalır. Zeus’un kıskanç eşi buna çok sinirlenir ve Leto’nun doğurmasını engellemek ister. Güneşin doğduğu yerlerde doğuramasın ister ve Python’u onu takip etmesi için görevlendirir. Karnı burnunda Leto doğurabilmek için dünyayı dolaşırken Zeus onu bıldırcına çevirir ve bu sayede Hera’dan kaçabilir. Deniz ve deprem tanrısı Poseidon Leto’ya acır ve daha önce insanoğlunun dahi ayak basmadığı Delos adasını ortaya çıkarır.”
“Önce Artemis doğar sonra Apollon değil mi?”
“Kimi kaynaklara göre ama buradan gidiyorsak evet diyebiliriz. Leto doğumdan sonra Likya topraklarına, buraya gelir. Leto’yu ve çocuklarına rehberlik ederek buraya getiren kurtlardır. Hatta bu bölgeye kurt anlamına gelen Lykos adının verildiği anlatılagelir.”
“Belki de Lykos, Likya kelimesinin kökenidir, böyle düşünebilir miyiz?”
“Öyle olduğu düşünülüyor. Leto kutsal sudan içmek ve çocuklarını yıkamak ister.” O esnada eliyle az ilerdeki sulak bölgeyi gösteriyor. Bu alanda şu an bizimle beraber tanımadığımız bir çift ve küçük bir kız çocuğu görüyorum.
“Tabi Likyalı köylüler Hera’dan korktukları için Leto’ya izin vermiyorlar ve Leto’yu bölgeden kovuyorlar. Ona böyle davranan halka sinirleniyor Leto ve hepsini kurbağaya çeviriyor. Mitoloji ya bu, her kaynakta farklı dediğin gibi tanrı ve tanrıça gerçekten nerede olduğu bilinmez ama burada bol bol kurbağa görebilirsin sanki halk burayı terk etmemiş gibi baksana…”
Suyun yanında duruyorduk artık ve etrafta gerçekten çok fazla kurbağa vardı ve o küçük kız çocuğu… Kot şortu ve tişörtünü çıkarmasıyla birden içinde giydiği pembe mayosunu gördüğümde suya gireceğini anladım ve Mengü’ye baktım. Girmenin yasak olduğunu düşünüyordum. Mengü ile ne yapacağımızı bilemez halde birbirimize bakıyorduk, kalakalmıştık.