“Ateşi yakan ateşinden korkmamalıdır” der Aruoba. Fark edebilmeliyiz avucumuzda tuttuğumuz ateşin ehlini. Bizim elimizdedir ondan parçalar akıtarak etrafa saçılmasını, bazen kontrol altında tutabilmeyi, salıvermeyi ateşi kendi bildiği yolda ilerlemesine izin vermeyi de… Ateş kendi yolunu da bilir yerini de onu kendi akışına bırakırsan yanmadık yer bırakana kadar akar, kül eder.
Görüyorum daha minicik bir kıvılcım halini ateşin, avucumda duruyor daha, masum. Ateşin hangi durumlarda masum kalabildiğini sorguluyorum birden. İlkçağlardaki ruhların ısıtabilmeleri için bedenlerini, keşfettiği ateş bugün kalplerimizdeki yangınların sebebi ruhların elinde mi şekillenir. Korkmalı mıyız ondan yoksa sıcak bir uyku gibi rahatlayarak bırakmalı mıyız kendimizi eline?
Kalplerimiz sıcaktır esasen içimizde dolaşan, gerekli bir ateş vardır. Dozunu da yönünü de insanoğlu belirler. İyiliğin ya da kötülüğün çevresinde vals eder ateş. Fazlası yok eder kişiyi çevresine dahi yayılır ateş; kalplere acı, çevresindekilere hüzün bırakır. Terk edip gidenin ardından, toprağa düşen şehidin ardından yanar yüreklerimiz, zorunlu yolculukların bıraktığı ateşe isyan ederiz zaman zaman… Sonra kabulleniriz kaybı ateşe de suç bulmayız. Ehlileşmeye burada başlar belki de ateş; harlı harlı yanışın zaman içinde yumuşak ama ağır bir sıcaklık olarak yerleşmesi kalbimize. Her hatırladığımızda, elimize her fotoğraf alışımızda, gidişinin her yıl dönüşünde o günkü ateş birden tazeleşir, harlanır… Yeniden ritmik sıcaklığına dönene kadar hissederiz tüm bedenimizde.
Birini sevmeye başladığınızda hissettiğiniz ilk sıcaklığı düşünün. Baştaki o sıcaklığı gün içinde ara sıra hissetmek isteriz. Günler geçer, paylaşımlar çoğalır, ateş artık büyüyordur. İlk günden daha sıcaktır ve yerine daha konumlanmıştır artık. Giderek bedene daha da çok yayılır, o ateş sadece kendinizde de değildir çevrenize yayılır. Muhteşem bir enerji taşıdığınızı hayal edin, kendinize, çevrenize, dünyanıza, evrene yayılan bir sıcaklığı,gücü bazen şifayı elinizde taşıyorsunuz. Kalbinizde taşıyorsunuz onu götürdüğünüz her yere bereketli bir ateş parçası saça saça gittiğiniz için evrene şifalı bir sevgiyi, ateşi saçıyorsunuz.
Bir kamp ateşinin etrafında toplanan bir ekibin bir parçasısın. Herkesin içinde farklı bir ateş, kimisinin ateşi üzgün, kiminin çaresiz bir hüznü taşıdığı için belki de pek yakmıyor canını, alışmış ama unutmamış. Belki de bir başkasının ateşi o gece oluşuyor ya da diğerinin çoktan oluşmuş o gece yanan ateş tazeliyor. Heyecanın ateşi, sevginin ateşi, özlemin ateşi, gururlu bekleyişin ateşi… Nasıl da genişliyor, değişiyor, bir kavramın içi giderek derinleşiyor tıpkı ateşin kendi gibi. Ne çokmuş ateş ne tutkuluymuş…
Korkularını bilir ateş üzerine gider öyle ki ateş de biziz ateşi yöneten de, yakıp kül eden de. Korkmamalısın kendinden, ateşinden öyle demiştir yazar. Bile bile yürümelisin de o güce yasak etmelisin de. Yaklaşırken hissettiğin sıcaklığı uzak kalman gerektiğini gördüğünde soğutmalısın. Bu harlı bir soğumadır, yanar, yandıkça soğusun istersin daha da çok yanar.
“Ateş, yakabileceği her şeyi yakana dek yanar—ancak o zaman söner.” ekler bu defa Aruoba. Öyle ki güçlüdür tüm bedenini, ruhunu, kainatını yakar hızlıdır. Ateş su gibi bazen yaşatır, öldürür de… Buket Uzuner’in dörtlemesinin sonuncusu ve en yakıcısı, adı gibi Ateş’te şöyle der: “Ateş. Hayattır, ölümdür, aşktır, isyandır, aydınlıktır, cehennemdir Ateş. Yok oluştur Ateş. Yeniden hayata dönüştür Ateş.”
Gün biterken evrene yayılan kızıllık ateş, güneşin kardeşi, kainatın en güçlü rengi. İçimizde, bazen yıkan bazen ayağa kaldıran. Zıtlıkların halini görüp denge sağlayabilen ateş. Uygarlıkları canlandıran, karanlıkları, zihinleri aydınlatan, üretime katan… Onu ruhumuzda güzel, şifalı, tutkulu bir dansa dönüştürebilmemiz dileğimle.