Bazı yerlere sadece gitmiyorsun. Bazı yerlere vardığında, sanki senden çok daha önce orada bulunan bir hikâyenin içine giriyorsun. Çok öncelerden çağrılmış gibi, her çağrısına gitmişsin ama her gittiğinde sana bambaşka şeyler hissettirmek istiyormuş gibi… Sümela da benim için biraz böyle bir yerdi.

Karadeniz’in benim hiç yabancı olmadığım, o kendine has yeşilinin içinde, dağların arasında ilerlerken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: İnsan neden yüzyıllar önce buraya bir yapı yapmak istemiş? Neden böylesine sarp, böylesine ulaşılması zor bir kayalığın üzerine? Ve belki de daha önemlisi, insanı buraya kadar getiren şey neymiş?

Sümela’ya doğru çıktıkça doğa zaten tek başına yeterince etkileyici. Ağaçlar, nemli hava, sis, kayaların arasından akan su ve bütün bunların üzerinde yükselen o koyu dağlar… Bir noktadan sonra manastırı aramayı bırakıp sadece etrafa bakmaya başlıyorsun. Çünkü doğa burada bir fon değil, hikâyenin kendisi gibi.

Sonra Sümela’yı görüyorsun. Kayalığın içine yerleşmiş, sanki sonradan oraya yapılmamış da dağın kendisinden çıkmış gibi duran bir yapı. İlk bakışta insanın aklına mimariden çok başka bir şey geliyor: “Bunu gerçekten biri yaptı mı?”

Belki de Sümela’nın beni en çok etkileyen tarafı tam olarak şu: İnsan emeğiyle doğanın gücü arasında çok tuhaf bir yerde duruyor. Bir yanda yüzyıllar önce insanların elleriyle oluşturduğu bir yaşam alanı, diğer yanda onu çevreleyen ve her şeyden daha eskiymiş gibi duran dağlar.

Sümela’nın hikâyesi de zaten biraz böyle başlıyor; tarih ile söylencenin birbirine karıştığı bir yerde. Mitolojiyle, inançla, rivayetlerle…

Rivayete göre 4. yüzyılda Atina’dan gelen Barnabas ve Sophronios adında iki keşiş, gördükleri rüyaların ardından bu dağlara geliyor. İkisinin de Meryem Ana’yla ilgili aynı rüyayı görmesi ve bunun peşinden buraya kadar gelmeleri anlatının en güzel taraflarından biri. Çünkü hikâyenin gerçekliği bir yana, insanı düşündüren tarafı başka: Bazen bir insanı yola çıkaran şey gerçekten gördüğü bir yer değil, içinde duyduğu bir çağrı oluyor.

Onların da böyle bir çağrının peşinden geldiğini düşünmek beni heyecanlandırıyor. Dağların arasında bir mağara, kutsal kabul edilen bir tasvir ve zamanla onun etrafında büyüyen bir manastır…

Söylenceye göre burada bulunan Meryem Ana tasviri, havari Luka tarafından yapılmış ve mucizevi biçimde buraya ulaşmış. Bu anlatının tarihsel bir gerçeklikten çok inanç ve rivayet dünyasının parçası olduğunu bilerek dinlemek bile hikâyenin büyüsünü azaltmıyor. Hatta tam tersine, Sümela’nın neden yüzyıllar boyunca insanların zihninde bu kadar güçlü bir yer tuttuğunu biraz daha anlamamı sağlıyor.

Bazı hikâyelerin gücü, onların kanıtlanabilir olmasından değil, nesilden nesile anlatılmaya devam etmesinden geliyor. Ve bu gizemin peşinden merakla gelen insanların, o enerjilerin o bölgede buluşuyor olması da bana inanılmaz güçlü geliyor.

Sümela’nın adıyla ilgili anlatılar da bu gizemin başka bir parçası. “Melas” sözcüğünün Yunancada siyah anlamına gelmesinden dolayı adının koyu renkli Karadağlar’la ya da Meryem Ana tasvirinin koyu rengiyle ilişkilendirildiği söyleniyor.

Ben dağa bakarken “siyah” kelimesini düşünmeden edemedim.

Gerçekten de burada renklerin bile başka bir anlamı var. Yeşilin içinde koyu kayalar, kayaların üzerinde sis, sisin içinde bir yapı… Her şey biraz belirsiz, biraz uzak ve biraz da zamansız görünüyor.

Belki de Sümela’nın hikâyesini bu kadar etkileyici yapan şeylerden biri bu. Burada hiçbir şey tek başına değil. Dağ manastırın hikâyesine, orman dağın hikâyesine, sis bütün bunların üzerine kendi hikâyesini ekliyor.

Ve insan, bütün bunların arasında kendi hikâyesini düşünmeye başlıyor. Ben de düşündüm.

Yüzyıllar önce iki insanın bir rüyanın peşinden kalkıp buralara kadar gelmesini düşündüm. Bugün bizim çoğu zaman “mantıklı mı?” diye sorduğumuz şeylerin, başka dönemlerde insanların hayatlarını değiştirecek kadar güçlü olabildiğini düşündüm. Bir insanın bilmediği bir yere doğru yürümesini sağlayan inancın ne kadar güçlü olduğunu düşündüm.

Sonra kendime baktım. Ben neden yollara çıkıyorum? Neden bazı yerleri görmek için kilometrelerce gidiyorum? Neden bir manzarayı görmek, bir taş yapının önünde durmak ya da daha önce hiç tanımadığım insanların bıraktığı izlerin peşinden gitmek bana iyi geliyor?

Belki de cevabı Sümela’da biraz anlıyorum. Çünkü insan bazen bir yere vardığında aslında orayı değil, kendisini görüyor. Oraya varırken ki hâlini tanıyor.

Sümela’nın kayalıkların üzerine kurulmuş hâli bana biraz bunu düşündürüyor. İnsan hayatının da böyle olduğunu… Bir şeyleri zor yerlere kuruyoruz, kendimize yollar açıyoruz. Bazen tırmanıyoruz, bazen yoruluyoruz, bazen neden geldiğimizi bile unutuyoruz. Ama sonunda yukarıdan aşağıya baktığımızda, geçtiğimiz yolun kendisi anlam kazanmaya başlıyor.

Sümela’nın yüzyıllar boyunca geçirdiği değişimleri düşünmek de tuhaf bir his. İlk dönemlerinden sonra zaman içinde onarımlar görüyor, genişliyor, Trabzon İmparatorluğu döneminde önem kazanıyor ve yüzyıllar boyunca yaşamını sürdürüyor.

Bir yapının bu kadar uzun süre ayakta kalması bana hep insanın zamana karşı verdiği küçük ama ısrarlı mücadeleyi hatırlatıyor. Çünkü biz çoğu zaman kendi ömrümüzün içine sıkışıp kalıyoruz. Birkaç yıl sonrasını bile çok uzak görüyoruz. Oysa burada duran taşlara baktığımda, insanların gelip geçtiğini, dillerin değiştiğini, hayatların bittiğini, belli hayallerin kurulabildiğini, başka hayatların başladığını ve bütün bunların ortasında dağın yerinde durmaya devam ettiğini düşünüyorum.

Aslında doğanın insana verdiği en büyük ders bu. Biz geçiciyiz, doğa kalıcı; hem de dönüşerek, daha da güzelleşerek. Tüm büyüleyiciliğiyle.

Dağlar biraz daha kalıcı ve bunu kabul etmek insanı garip bir şekilde rahatlatıyor.

Sümela’ya bakarken kendimi çok küçük hissettiğim bir an oldu ama bu kötü bir küçülme değildi. Tam tersine, insanın kendisini dünyanın merkezinde görmeyi bıraktığı o güzel hislerden biriydi. Bazen küçüklüğünü fark etmek, aslında hayatın ne kadar büyük olduğunu hatırlatıyor. Mevlana demişti ya: “Hiç.”

Orada geçmişle bugün aynı anda var gibiydi. Bir tarafta yüzyıllar önce burada yaşayan, dua eden, çalışan, bekleyen insanlar vardı. Diğer tarafta bugün benim gibi buraya gelip merak eden, fotoğraf çeken, jurnaline yazan, hislerini takip eden ve etrafa bakan insanlar.

Ama değişmeyen bir şey vardı: Dağ.

Belki de Sümela’nın asıl sahibi biraz da o dağdı. Enerjisinin bu kadar iyi gelebiliyor olması…

İnsanlar gelip manastırlar kurmuş, hikâyeler anlatmış, ikonalar saklamış, dualar etmiş, yollar açmış. Ama bütün bunların üzerinde, hepsinden önce ve hepsinden sonra, o kayalık durmuş.

Bu yüzden Sümela benim için yalnızca tarihi bir yapı olarak kalmadı. Bir hikâye oldu. Biraz inanç, biraz mit, biraz tarih, çokça doğa ve bütün bunların arasında kendime dönüp baktığım bir yer…

Oradan ayrılırken aklımda en çok yapının kendisi değil, ona bakarken hissettiğim şey kaldı. Sanki Sümela bana kendi hikâyesini anlatırken arada bir benim hikâyeme de dokunmuştu. Bazen insanın bazı yerlere gitme sebebi tam olarak budur. Bir şey görmek için yola çıkarız ama bazen gördüğümüz şey dışarıda değil, içimizde olur.

Sümela’da ben biraz bunu gördüm. Dağın içinde saklanan bir hikâyeyi dinlerken, kendi içimde sakladığım bazı hikâyeleri de hatırladım. Belki de bu yüzden bazı yerlerden dönünce insan aynı insan olmuyor.

Sümela’dan dönerken benim aklımda tek bir şey vardı: Bunca yılın, bunca hikâyenin ve bunca sessizliğin içinden hâlâ ayakta duran bir dağ varsa, belki bizim de içimizde sandığımızdan daha sağlam bir yer vardır.

Belki bazı yollar bizi sadece bir yere götürmez. Bazen bizi kendimize götürür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir