İnsan zihni sürekli anlam arar. Bu arayışın bir sonu olmaz çoğu zaman, durakları olur. Anlamların o derin havuzunda boğulmayı seçmek ile o derin havuzda sırtüstü yatmak ve gökyüzüne bakmak da seçenekler içindedir. Öyle bir akışın içinde kendini suyun serinliğine, anlamların yüzeyselliğine bırakan da mutludur, derinliklerde boğulmayı seçen de… Tek fark birinin suyun altında ne aradığını bilmesi diğerinin ise aradığı şeyi bulmak zorunda olmadığını kabullenmesidir. Mutluluk bazen anlamı bulmakta değil; anlam arayışının kendisiyle kurduğumuz ilişkidedir. Kimi insan derinlere indikçe kendini bulur, kimi ise yüzeye çıktığında. Sonunda ikisi de aynı suyun içindedir, yalnızca baktıkları yön farklıdır.
Bazen bir anlamın peşinden yıllarca sürükleniriz, bazen de hiçbir şeyin anlamını sorgulamadan bir anın içinde kalmayı diler, bunu öğreniriz. Bir insanın tek bir anlık bakışında, gülüşünde, bir dostun sessizce yanında oluşunda, sevdiğimiz birinin gözlerine bakarken hissettiğimiz o tarifsiz yakınlıkta anlam ararız. Ararken tam da o anda fark ederiz ki aslında bazı şeylerin anlamı, onlara ya da o ana bir anlam aramaya çalışmadığımızda ortaya çıkar. Ve o anın derinliğini yalnızca yaşaman gerektiğini hissettiğin, fark ettiğin o salise… Kalbinin gerçek sıcaklığını bulduğun, ruhunun en özgür olduğunu hissettiğin o an…
İnsanın kendini başka bir insanda araması, onda kendinden bir parça bulması ve bazen de bulduğu o parçayı kaybetmekten korkması aşk mı olur? Aşkı anlamaya çalıştıkça onu parçalara ayırır, nedenlerini sonuçlarını ararız. Belki de anlaşılmayı değil, yaşanmayı isteyen nadir şeylerden biridir. Yalnızca sevilmenin ve sevmenin verdiği o hafiflikle suyun üzerinde kalmayı seçmek mi gerçektir yoksa her bakışın, her susuşun, her uzaklığın ardında bir anlam arayarak derinlere inmeyi seçmek mi ?
Fakat şunu söyleyebilirim ki dostluk bambaşka bir derinliktir. Kendinden kaçmadan yanında durabileceğin insanlar vardır. Hüznünü de sevincini de akan gözyaşlarını saklamak istemeden, koca kahkahasını yanında sakınmadan yaşamanın güzelliğine bırakmak… Her şeyi anlatmak zorunda olmadığın ama dostunun senin tek bir bakışından onu anlaması, sessizliğinde bile anlaşabildiğin insanlar vardır. Özeldir zaten…
Onlarla kurduğumuz bağ, hayatın gürültüsü içinde küçük bir sığınak gibidir. Belki de gerçek dostluk, birbirinin hayatını anlamlandırmaya çalışmak değil; anlamsız gelen zamanlarda bile birbirinin yanında kalabilmektir.
Sonra hayata bakışımız değişir. Bazı zamanlar peşinden koştuğumuz şeylerin neden bu kadar önemli olduğunu sorarız. Büyük sandığımız acılar küçülür, küçük sandığımız anlar büyür. Bir çayın başında edilen sohbet, planlanmamış yolculuk, uzun zamandır görmediğin birinin omzuna dokunmak… Hayatın anlamını çoğu zaman büyük cevaplarda ararken, aslında onu küçük anların içine saklarız.
Belki de mesele, o havuzun ne kadar derin olduğunu bilmek değildir. Bazen derinlere dalmak, bazen yüzeyde kalmak, bazen de sudan çıkıp kıyıda oturmak gerekir. İnsan her zaman anlam bulmak zorunda değildir. Bazı günler sadece yaşamak yeter. Sevmek, kaybetmek, yeniden sevmek; birine güvenmek, hayal kırıklığına uğramak, yine de güvenmeye devam etmek… Belki hayatın kendisi, aradığımız bütün anlamların önüne geçer.
Ve en sonunda anlarız belki… İnsan hayatı anlamlandırdığı kadar değil, yine ona rağmen yaşamayı öğrendiği kadar özgürdür. Yüzmeyi öğrenmek gibi… Bazı soruların cevabı yoktur ya da aramaya gerek yoktur artık. Çoğu insanın hayatımıza neden girdiği, neden çıktığı, bazı sevgilerin neden bittiğini ya da her temasta yeniden arttığını tam anlamıyla bilemeyiz. Yine de suyun üzerinde kalırız, gökyüzüne bakarız. Ve bazen cevabını gerçekten bilemediğimiz şeylerle de güzel bir hayat yaşayabileceğimizi fark ederiz. Anların en güzelidir belki de.