Suyun iyileştirici gücü olduğunu biliyor muydunuz? Yaşamın kendisiyle doğrudan bağlantılı olduğunu, insan bedeninin büyük bir kısmının sudan oluştuğunu, mucizeler barındırdığını, derininde sırlar sakladığını… Elbette biliyordunuz fakat benim bahsettiğim daha başka, daha özel… O büyük sonsuz alemde, içinde başka bir sonsuz alem mi taşıyorsun, yoksa onunla bir mi oluyorsun?
Sanki binlerce yıl öncesinden beri adımı, ruhumu biliyormuş gibi, her dokunuşunda içimde saklı kalmış bir hikâyeyi uyandırıyor. İçimde dolaşan ile içine karıştığım şey eski bir tanış gibi… “Başlangıçta su vardı…” Kaotik bir yaşamın sonucunda gelen düzen gibi, sonsuz dinginliğin derinliği.
Bu derin arayışım yalnızca beni değil çevremdeki herkesi, şu birkaç günlük tatildeki yakın arkadaşlarımı, bu tatilde tanıdığım Mengü’yü, bile etkisi altına almıştı. İşte bahsettiğim o rezonans alanı oluşmuştu. Nihayet.
Mengü ile sudaki karşılaşmamızdan sonra, güneşin ikimizi de ısıttığına emin olduğumuz bir noktada denize karşı uzun uzun çalışmam hakkında konuştuk. Sonra Kleopatra ve Marcus Antonıus’tan, aşklarından söz ettik. Konu derinleştikçe biz de birbirimizde derinleşiyorduk. Tıpkı bunu suda bulduğumuz an gibi.
“Marcus Antonius öldükten sonra Kleopatra’da hayatına son vermiş. Nasıl bir aşktı ki diye düşünmeye başladığımda sanki onunla olma tutkusu, gittiği yere gidebilme isteği ve başka bir evrende onunla buluşmak heyecanı gibi düşünceler geçiyor kafamdan.”
“Dönemlerindeki onları birbirine bağlayan her şeyi bilemiyoruz elbette Balkıncığım bu düşüncelerinde haklı da olabilirsin fakat belki de dümdüzdür.”
“Nasıl dümdüz yani o öldü ben de öleyim hadi yaşamamın anlamı yok gibi bir yerden mi davrandı ve yaşamına son mu verdi?”
“Her şey mümkün. Tamamen böyle düşünüyorum demiyorum fakat bu kadar derin olmayabilir. Mesela öldüğünde buradan sonra yaşam var ve Marcus’u orada da bulmalıyım fikri gelişmemiştir böyle bir ihtimalin olabileceği bilgisine erişmemişlerdir belki de.”
“Bence aşkı en derinden yaşadılarsa, böyle ihtimallerin olabileceğinden haberleri yoksa bile, buna sürüklenebilmeleri çok olağan gibi geliyor. Çünkü aşk birden olan bir şey değil gibi, evet belki ilk temasta bir şey olacağını hissediyor kestiremiyorsun ama o süreçteki bağlılık, alışma hali o temasın gelişmesiyle büyüyebilen bir hal alıyor. Tabi bu tarafından baktık ama ayrıca aşk kişiyi büyüten, geliştiren bir şeydir bence. Sonu nasıl bittiğinden çok o süreçte sana hissettirdikleri, öğrettikleri, besledikleri önemlidir ya da aşkın tanımıdır gibi geliyor. Belki de kolayca anlatılamayacak bir duygu… Sürekli onunla olmak isteği de bu alışma halinden doğuyor, olmadığı ya da görüşemediği zamanlarda birden görmek istemiyle yanıp tutuşma güdüsü onu buradan gitme kararı vermiş olabilmesine sebebiyet verebiliyor. Sen nasıl düşünüyorsun?”
“Söylediklerine katılıyorum hatta belki buna rağmen o yola girmeleri de başlı başına aşkın kendisi olabilir. Sonunu bilmeden yürümeyi göze almak çünkü bazen bazı ihtimaller sırf yaşanmaya değer oldukları için seçiliyor diye düşünüyorum. Bir de sen aşkı daha çok öğrettikleriyle tanımlıyorsun gibi geliyor bana. Ben ise biraz daha yaşattıklarıyla. Öğrettikleri sonradan fark ediliyor belki ama insan önce özlüyor, görmek istiyor, yanında olmak istiyor. Bazen mantıklı olmadığını bile bile. O yüzden birinin sırf onu görmek için hayatını altüst edecek kararlar vermesi bana çok şaşırtıcı gelmiyor.
Antonius’un Kleopatra için Mısır’dan getirttiği kumlar üzerindeki eserin o dönemin enerjisini koruduğuna eminim. Bunu; onların aşkından, ikimizin aşka dair görüşlerinden, benim bu eseri seçip Kleopatra üzerinde çalışmamdan, onun çalışmalarından ve hayat üzerine yaptığımız sohbetlerden ayrıca Mengü’nün telefonunun çalmasıyla saatlerin nasıl geçtiğini anlamamamızdan çıkarıyoruz.
“Tomris’i hatırladın mı Balkın?”
“Onu uzun bir süre bile görmesem unutamam, Letoon’da tanıştığımız Tomris’se tabi.”
“Ta kendisi. O gün şoförleri bizi arkadaşımın yanına bırakmıştı ya, bir şeye ihtiyaç duyarsak diye numaramızı almıştı. Balkın ile beraberseniz hala akşam yemeğine gelin gitmeden sizi ağırlayalım dedi de ne dersin?”
“Aslında bizimkilere de danışsam iyi olur farklı bir planları yoksa, hep beraber güzel bir akşam, neden olmasın?”
“Burada biraz daha yüzelim akşama doğru oraya geçeriz. Fethiye’de yaşıyorlarmış. Karar verince arayın konum göndereceğiz dedi.”
“Tamam bana uygun ama şu ekibin yanına doğru bir gidip onlarla bir konuşayım bakalım. İçecek bir şey ister misin?”
“Teşekkür ederim hemen gelmen yeterli.”
Hiçbir fırsatı boş geçmemesine, beni anlamasına, derin sohbetlerimize bayılıyorum. Ona öylesine alışmıştım ki sanki buraya gelmeden önce de aramızda bir bağ varmış gibi hissediyordum. Bu Muğla günleri bittiğinde ne yapacağım ihtimalini şu an düşünmek istemiyorum.
Mengü ile tanıştığım günden beri beraber tatile geldiğim canım arkadaşlarım bana ve yönergelerime öyle güzel ayak uyduruyorlardı ki ne söylesem kabul görüyordu. Tomris’in ailesinin ekibimizle hiç tanışmamasına rağmen bizi hep beraberce davet etmesi de çok tatlıydı. Bu akşam ekipçe onlara yemeğe gidecektik ve belki de bu son akşam yemeğimiz olabilirdi. Artık serüveni bol tatilimizin son günleriydi belki de. Dönmek vakti yakındı…
Hep beraber toparlanmış, konumu almış, araçlara doluşmuş Fethiye’ye doğru yola çıkıyorduk. Bu yolu çok seviyordum, izlemeye doyulmuyordu, kıvrılarak uzaması, denize uzanması bana her zaman iyi geliyordu. Böyle yola, hayata dalmış giderken bir ses ile kendime gelme haline de iyice burada alışmıştım.
“Evet arkadaşlar konum bizi buraya getirdi, daha içeri girmeden şahane bir yere gelmişiz gibi görünüyor.” dedi Poseidon.
Tomris’in anneannesi bizi bağ evlerinde ağırlayacağını söylemişti. Burası öyle bir yerdi ki, Fethiye’nin o yumuşak tepelerine yaslanmış, gün batımının altın rengi ışıklarıyla sessizce parlıyordu. Sıralar halinde uzanan asmalar, yazın son sıcaklığını yapraklarında saklıyor; üzüm salkımları kızıl ve mor tonlarıyla akşam güneşine karşı ışıldıyordu. Uzaklarda dağların silüeti, gökyüzünün turuncudan pembeye pembeden mora dönüşen renkleriyle iç içe geçmişti.
Taş duvarlı, ahşap kepenkli evin önündeki geniş avluda uzun bir masa bizi karşılıyor. Masanın üzerine beyaz keten örtüler serilmiş, zeytinyağlı mezeler, taze ekmekler, bağdan toplanmış üzümler ve ev yapımı yemekler özenle dizilmişti. Yasemin ve hanımeli kokuları hafif esen akşam kokularına karışarak bahçenin her köşesine yayılıyordu.
“Hoş geldiniz. Davetimi kırmayıp geldiğiniz için teşekkür ederim, pırıl pırıl görünüyorsunuz.”
Gümüş renkli saçlarını ensesinde toplamış, gözlerinde hem bilgeliği hem huzuru biriktirmiş, tebessümle her birimizin gözlerinin içine bakan o kadınla, Tomris’in anneannesinin o karakterli sesiyle kendimize geliyoruz.
Umay Abike Hanım, Tomris’in anneannesi ailenin başında, evin ve bağın gerçek sahibi gibiydi; yalnızca toprağın değil, aile hatıralarının da koruyucusuydu. Aslında bu bağ evi ona atalarından mirastı ve bu mirasın yılların izlerini yüzünde taşıyordu. Öyle bir enerjideydi ki sanki bu bağ, bu toprak atalarından önce ona sunulmuştu, öyle güçlü bir aidiyet duygusuyla doluydu.
Bizi masaya oturtmuş, o ilk merhabasında hepimizin gözlerinden ruhumuzu okumuş, bizi bizim ağzımızdan anlatışımızı hoş bir gülücükle dinliyordu. Gün sonu turuncusu yerini mora bırakırken onun anlattığı eski hikayeleri dinlerken zaman sanki biraz yavaşlıyordu. Tomris’in ona bizimle Letoon’da tanışma hikayemizden bahsettiğini, birbirimizi nasıl bulduğumuzu soruyor. Mengü ile anlık bir göz göze gelişten sonra cümleye başlar gibi bir nefes alıyorum ve tam o sırada aynı şeyi önünde yaptığını fark edip duruyorum.
“Lütfen” diyor eliyle buyur eder gibi tabi ki heyecanlanıyorum bu davranışlarımızın aynılığına… Sen buyur, yok sen anlat hallerimize daha fazla dayanamayan Tomris atılıyor tabi tüm bilgeliğiyle.
“Amma uzattınız siz de bu ne böyle liseli aşık gibi. Ben de anlatmasını bilirim tabi ki de anneannem sizden dinlemek istiyor. Her şey ortada görüyorsun Umay nineciğim.”
Tüm masa, benim canım arkadaşlarım, bu beraber yola çıktığım dostlarım halime gülüyorlar. Son günlerde çok fazla malzeme verdiğimin farkındayım ama bu his uzun zamandır ilk kez başıma geliyor.
“Birbirinizle ilk tanıştığınız gün, Tomris’i Letoon’da bulduğunuz gün ile bugüne baktığınızda bunun sıradan bir olaymış gibi olduğunu düşünmüyorsunuzdur elbette. Değil mi gençler?”
Umay Abike ana, bize hanım hitabından hoşlanmadığını artık ahbap olduğumuzu söylerek ona ana ya da içimizden ne geliyorsa onu söylememizi rica ederek, ikimizi de yanına çağırdı. Ayağa kalktı bir eliyle onun kalbine bir eliyle benim kalbime dokundu, gözlerini kapattı. Uzun süre sessiz kaldıktan sonra gözlerini açarak bize baktı.
“Hakikati duydum.”
Güneş ufkun ardına çoktan çekilmiş bağın üzerine yumuşak bir alacakaranlık inmişti. Asmaların arasına asılmış küçük sarı ışıklar birer birer yanmıştı bile, mumların titrek alevleri bardaklarda yansıyor, kahkahalar ve sohbetler gecenin sessizliğine nazikçe karışıyordu. Yakınlarda cırcır böcekleri şarkı söylüyor, uzaklardan denizin hafif esintisi hissediliyordu. Bu dokunuştan ve sözden sonra, içime, dokunduğu yere önce ılık sonra lav gibi bir sıcaklık, su gibi akmıştı. Tüm duygular dengeli bir his halinde beni sarmıştı. Bu neden olmuştu ve Mengü’ye de olmuş muydu? Bu an ne kadar sürmüştü?
Gece burada bitmiş miydi, yeniden mi başlamıştı?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir