Yıl 3017. Uyandım. Buna uyanmak denirse tabi. Bir yerlerde bir zamanlarda insanların yaptığı bu eylem uyanmak olarak yorumlanabilirdi.  Ben kimim ve neredeyim pek anlayamasam da yıllar önceki yaşanmışlıklara ait her şeye hakimim. Kitaplar, müzikler, filmler, bazı belgeseller ve nesli tükenen köpeklerin, kedilerin ve diğer tüm can dostlarının fosil kalıntılarının saklandığı küçük küçük tüpler bana ve burada kaç kişi olduğumuzu bile bilmediğimiz insanlara geçmişle ilgili her şeyi sunuyor. Onları okurken ya da seyrederken o evrene çok da yabancı olmadığımı hissederim ara ara. Tabi sevgili okurum sen bunu hangi zaman diliminde, hangi evrende okuyorsun bilmiyorum ama burada hissediyorum diye bahsettiğim şeyi; bazen her gün ya da iki günde bir çeşitli dozlarda vücuduma enjekte yoluyla alıyorum, alıyoruz. Her şey çok değişti ve farklılaştı. Yıllar önce bir karar aldık ve şimdi ne olduğunu bilmediğimiz ama geçmişe çok da yabancı olmadığımız bir evrene gözümüzü açtık.

Kitaplarda insanlar mis kokan kahvaltı denilen besinlerin olduğu, büyük bir enerji olan güneşin vücutlarını ısıttığı sabahlara uyanırlarmış. Sabah, öğle, akşam bu kavramlar burada yok; günü böyle zaman dilimlerine bölerek vakitlerini geçirirlermiş. Sabah kahvaltı, belki bir yürüyüş ya da bisiklet, spor yapan insanlar, gün ortasına doğru bir kahve içerek sevdikleriyle vakit geçirirlermiş. Akşama doğru gün batımı eşliğinde sevdikleriyle buluşma, konserler, davetlerle çevrili dolu dolu yaşam… Diyorum ya bunlara hiç yabancı hissetmiyorum, hepsi bu kitaplar, filmler ve müzikler sayesinde mi?

Bunları buraya yazarken hislerimin çoğunu harcadığım için gidip dolum yapmam gerekiyor. Dolum yapılabileceğimiz merkez denilen bir alan var. Bu alan her kapsül odaların bulunduğu katta mevcut. Dediğim gibi burada kaç kat var toplamda kaç kişiyiz, biz bir evren oluşturuyor muyuz ya da asıl olan evreni biz mi yok ettik hiç bilmiyorum.  Dolum merkezinde istediğimiz her hissi kendimize yükleyebiliyoruz. Bu işlem bazen tüm günü alabiliyor. Koltuğa uzanıyorsun, ellerine ayaklarına ve beynine renkli kablolar takıyorlar. Bu kablolar ile beraber taç çakranın tam hizasından iğnelerle istediğin hisleri ya da sana ne iyi gelecekse onu enjekte ediyorlar. Enjekte edilen nasıl bir maddeyse beyninden vücudunun her yerine takılan kablolar aracılığıyla bedenine yayılıyor. Önce bir sıcaklık geliyor sonrasında vücudum ılımaya başlayınca dolum başlıyor. Yarı uyku yarı uyanıklık halinde olduğumu biliyorum. Çünkü dolum olurken yaşadıklarım başka bir evrende yaşayan insanın kendi hissettiği, bizim gibi bir doluma ihtiyaç duymadan geliştirdiği duygular olduğunu biliyorum. Şimdi diyeceksiniz ki bir başkasının duygusunu mu kendine dolduruyorsun. Evet sanırım öyle sevgili okurum ama inanın artık bunu hiç dert etmiyorum. Biz bir karar alırken kendi duygularımızı, hislerimiz kaybedeceğimizi bilmiyorduk ve bilirsiniz her zaman bir aksaklık olur.  Her neyse duygu dediğimiz, bir insanın kendi iç dünyasında uyandırdığı bir yankı, etki, tepki durumu olduğunu tabi ki okuduklarımdan ve izlediklerimden öğrendim. Bu duygular bana ait değil bir başkasının duygusunu alıyorum kendime ama şu durumda ne önemi var, anı kurtarma halindeyiz hepimiz.

Dolum merkezinde, dolumu yapan kişilerin gerçek isimlerini bilmiyoruz ama benim bildiklerimin burada kod adları var belki siz sevgili okurlarım tanıyorsunuzdur. Freud, Jung, Adler ve Spielrein… Bugün benim dolumumu Freud yapıyor:

-Selam Freud, nasıl gidiyor?

-Olması gerektiği gibi.

-Benden önce kaç kişi geldi ?

-Biliyorsun ki bunun bilgisini veremiyorum, her gün soruyorsun. Bu dolumlar sende yan etki olarak fazla merak yapıyor olsa gerek. Bunu uygun bir anımda çalışalım.

-Tamam sormuyorum, hem yeni bir şey deniyorum, bir şeyler yazıyorum. Belki birileri okur ve böyle bir evrenden haberdar olurlar.

-Buradan kaçmayı düşünüyorsan boşuna uğraş olur, biliyorsun ki kaçsan bile gidebileceğin bildiğin bir gezegen var mı?

-Benim bildiğim yok ama zaten olduğumuz bu yeri de bilmiyorduk. Sayısız ihtimal var ve şu an hangisindeyiz çok düşünmek yerine yaşamaya çalışıyoruz işte. Geçmişte… Neyse hadi hazırım yükle.

– Ne istiyorsun?

-Önceki gün bir film seyrettim iç güdü ve güdü ile ilgiliydi. Bunu hissetmek ve yaşamak istedim. Nasıl olurdu bilmiyorum.  Evet bunu yaşamak, hissetmek istiyorum.

– Peki öyleyse, hazırlan yüklüyorum.

Soğuma başladığı anda o evrene geçiyordum. Bunu her gün yaşadığım bir macera olarak adlandırıyorum. Aslına bakarsanız bu evrende hissiz, duygusuz sizin tabirinizle ot gibi yaşıyorum ama bu yüklemeler sayesinde başka bir evrende burada eksik olan duygularla yaşıyorum. Yani aynı anda iki farklı dünyada yaşamak gibi…  Gerçek yaşam o evrende. Bu yüklemelerde başkasının hislerini yaşadığımız söyleniyor ama bazı anlarda sanki daha önce yaşamışım gibi hissediyorum. Yabancı gelmiyorlar pek.

Evet aktarma çoktan başladı şu an bir sahil kasabası gibi bir yerdeyim. Etrafta beyazlı mavili evler var. Birkaç uzun merdiven, taşları bembeyaz. Kenarlarında renk renk çiçekler eşlik ediyor. Merdivenlerden inerken üzerimdeki elbiseyi yeni fark ediyorum. Beyaz esintili, askılı ince ince turuncu motifleri var ama çoğunlukla beyaz. Ne çok uzun ne çok kısa ama serin hissettiriyor. Merdivenlerin kenarlarında küçük, mitolojik diyebileceğim dekorlarla kaplı bir kafe gözüme çarpıyor. İhtiyacım olan bir dondurmaymış o eksikmiş gibi ve onu gidermem için belirli bir yere, kafeye yönde hareket etmem gerekiyormuş gibi kafeye giriyorum. Bu eylemim güdüymüş Bay Freud kavramı yaşayarak öğrenmem için kısa sinyaller veriyor olsa gerek. Öyle sıcak ki fiziksel güdümü gidermek için suya yöneliyorum, sevgili okurum öğrenmeye başladım sanırım… Oradan çıkıyorum ve denize doğru inen merdivenlerden neşeyle iniyorum. Olduğum yerde kalabilsem diye içimden geçirmiyorum değil. Kumsal o kadar uçsuz ve bucaksız ki denize daha da yakın olmak için hızla yürümek istiyorum ancak kumda yürüyen bir kaplumbağa gibi denize ilerliyorum.  Kaplumbağalar denize kumsala bırakıldıklarında iç güdüsel olarak denize ilerlerler. Ben de buraya gelir gelmez denize ilerlemek istedim, içimden bir şey beni oraya çekti. Güçlü bir his, doğuştan gelen…  İçgüdüsel olarak yapıyordum bunu. Gördüğünüz gibi Bay Freud işinde ne kadar iyi…

Denize indim nihayet boydan boya o kadar uzun o kadar güzel ki. Yüzmek istiyordum ama yüzmeyi biliyor muydum ? Burada oluşan bu atmosfer, bu insanlar, içimdeki bu his bana hiç yabancı gelmemeye başladı. Dejavu gibi…  Denize girmem, burada yürüme isteğim beni güdülüyordu. Burası hem gerçek, hem değildi ama geçmişti.  Gün batmaya başlamıştı güzel kızıllık denize karışıyordu. Birden bire “en sevdiğim an” dediğimi duydum. Ben buraya ait olmalıydım.

Karşıdan birinin bana doğru geldiğini gördüm. Sanki bir filmde ya da dizide seyrettiğim gibi yavaşlatılarak geliyordu. Sanki zaman bükülmeye başlamış gibiydi, her şey yavaşladı etraftaki insanlar, kuşların uçuşu, denizin dalgası her şey yavaşlıyordu. Sebebini anlayamadığım bir his beni sarmaya başladı. Birden içimde  karşıdan gelene karşı inanılmaz güçlü bir duygu akıyordu. Heyecan, sevgi, üzüntü, öfke, aşk, arzu, tutku, güven, aidiyet ve daha tanımlayamadığım onca duygu bir anda karışmış güçlü bir alev topu gibi içimde hareket halindeydi. Gelene doğru çıkmak istiyordu. Kimdi bu gelen, tüm güdülerim, bana ait olmadığını bildiğim ama belki aslında benim olan bu güdüler ona doğru yürümem için beni yine harekete geçirdi. Sarışın, mavi gözleriyle bana sesleniyor. Konuştuğum dilde değil ama bildiğimi düşündüğüm bir dilde konuştuğunu anlayacak derecede bana yakındı artık. Bu adamı da bu dili de hatırlıyor gibiyim. Bu evrene ait değildi, benim kökenimden de değil gibiydi. Başka bir milletten gelmiş bu adamla aramda bir duygu vardı emindim artık. Onu sevmek arzusuyla kaplıydı içim ya da zaten seviyor muydum?

Doğuştan gelen sevgi, nezaket, aşk gibi kavramlar da bizim için yaratılmıştı sevgili okurum. İç güdülerimiz kendimizin ilkel versiyonuyla bağlantılıydı.  Bu duyguları bastırmaya hedefliydi bazı topluluklar. Dejavu da değildi bu, ben burada yeniden doğmuş gibiydim tüm benliğimle. Ne çok geçmiş bir evrendeydim, ne de kapsüllerde hapsolduğumuz evrende… Başka bir olasılığa geçmiş gibiydim ama her şey çok tanıdıktı. Bir zaman bir yerde okuduğum bir cümleyi anımsamaya başlıyorum. “İçgüdülerinizi kendi yararınıza kullanmayı öğrenirseniz, stres ya da korkuyla daha iyi bir şekilde başa çıkabilirsiniz.” Karşımdaki bu adama karşı öncelerden duyduğum, şu anda duyduğum ve duyacağım nezaket, şefkat, sevgi ve aşk gibi güçlü duygular benim bazı şeyleri hatırlamamı sağladı. Arzulu ve tutku dolu bir kadındım. Kariyerimde, hayatımda, aşkımda. Her şeye tutkuyla yaklaşıyordum ve başarılı oluyordum. Beni, kendimi hatırlamamdaki en büyük güç tutkudur diyebilirim artık. Bu kavramları öğrenmek ve yaşamak için almak arzusuyla dolduğum dozda kendimle, sevgilimle, hayatımla, dünyayla karşılaşmıştım. Güdüyü, iç güdüyü yaşamak istiyorum diyerek doluma yatmam zaten benim kendimi tekrar hatırlama ve bulma güdümden kaynaklıydı. Biz bir oyunun içinde miydik yoksa, 3017’ de değildik ve bir uzay makinesindeki kapsüllerde saklanıyor muyduk? Bay Freud kurtulmamız için, fark etmemiz için dolum merkezi diye bir yer kurmuş ve duygularımızı sürekli canlı tutmaya mı çalışıyordu ?

Sevgili okurum tek gerçek hislerdi, duygulardı. Olduğum zaman ve mekan kendime ulaşmamda bir aracıydı. Şu anda olduğunu düşündüğün evrenin haricinde binlerce evren var. Evren senin içinde, yaşanan tek bir an  var ve eğer iç güdülerimizi kendimiz için kullanabilirsek istediğimiz zaman ve evrende olabileceğiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir